31 Temmuz 2010 Cumartesi

MEDYANIN VİTAMİN-MİNERAL ETKİSİ ÜZERİNE



GAND:


ara ara siz de rastgelmişsinizdir. avrupa ya da abd’de bağımsız gazetecilik/habercilik mücadelesi veren medya sektörü kahramanları (örn. good night and good luck) üzerine bir dolu film vardır. bu kahramanlar genelde o ülkenin en büyük yayın şirketlerinden birinde mücadelesini verir ve nedense hemen her zaman da başarıya ulaşır. durum elbette bu kadar parlak değildir. bbc’den cnn’e, the new york times’tan the guardian’a şöyle bir göz atmakla bu yayın kuruluşlarının da yüksek ihtimal sermayedarların menfaatine çalıştıkları anlaşılır. özellikle cnn’in bir diğer önemli noktası da abd toplumuna yayın yapıyor olmasıdır. yani hem bağımsız değildir hem de aptallaştırılmaya çalışılan, en nihayetinde korku toplumu yaklaşımı ile yönetilen bir topluma bu amaç dahilinde yayın yapmaktadır.

şimdi yukarıdan bir cümleyi alalım ve tekrar şekillendirelim:
özellikle kanal d, atv, star, hürriyet, milliyet vb. kanalları hem bağımsız değildir hem de aptallaştırılmaya çalışılan, en nihayetinde korku toplumu yaklaşımı ile yönetilen bir topluma bu amaç dahilinde yayın yapmaktadır.*

bu elbise türkiye’ye de tam oturdu gibi geliyor bana, siz ne dersiniz? globalleşen dünyada (: her ülkenin metropolünde bir bağdat caddesi (yani bildiğimiz jack&jones, zara, stradivarius vb. markaların toplandığı alış-veriş cehennemleri) bulunması gibi bir durum.

diyeceğim o ki, çocuktum, ülkenin doğu’sunda türk askeri savaşıyordu. roketatarlar, tanklar, şehitler. başbakan vardı, özelleştirme diyordu, türkiye çağa ayak uyduracaktı. ergendim, ülkenin doğu’sunda türk askeri savaşıyordu. başbakan vardı, özelleştirme diyordu, bir de göz yaşı döküyordu, ne için olduğunu tam hatırlamıyorum, hatırlamak da istemiyorum. ama belki “bu millet uğruna, ülke uğruna, devlet uğruna kurşun atan da yiyen de her zaman bizim için saygıyla anılır. onlar şereflidirler...” söylemiyle bağlantılı olabilir. yaşımı başımı aldım, ülkenin doğu’sunda türk askeri savaşıyor. başbakan var, özelleştirmelerden ne kadar gelir elde edildiğini söylüyor. söylem azıcık değişti, zira özelleştirecek kurum neredeyse kalmadı. başbakan yine gözyaşı döküyor. bu kez öldürülen sağ-sol fark etmeksizin tüm 12 eylül kurbanlarından bahsediyor. olası anayasa değişikliği ile kendileri ve yandaşlarına sağlayacakları avantajlarla zerre ilgisi yok bu gözyaşlarının.**

lisedeydim tv izlemekten vazgeçtiğimde. üniversitedeydim gazete okumaktan vazgeçtiğimde. bu durum elbette gözünü kulağını tamamen tıkamak kadar sert bir reddediş olamıyor. arada sırada göz atıyorum son 20 yılda tv ya da gazetelerde bir değişiklik oldu mu diye. maalesef hala kaydadeğer bir gelişme göremiyorum. en fazla mehmet barlas’ın civa yoğunluğu su yoğunluğuna biraz daha yaklaşmış, kemalistlerin taş sertliği elmasa yaklaşmış…

“tüm bu safsatayı takip etmenin kime ne faydası var, hayatımızda ne gibi bir değişiklik yaratıyor, seçmen olarak demokrasi taklidi yapan bu abidik gubidik rejimde neye gerçekten etkimiz var da günceli takip etmek bize bir şeyler kazandırsın?” sorusunu soralı herhalde en az 10 yıl geçmiştir. yazık ki cevap yine aynı: hiç!

sonuç olarak, izlemeyin, izlettirmeyin, okumayın, okutturmayın. gidip play station filan oynayın, ne bileyim komedi dükkanı ya da jey reno filan izleyin. beyniniz daha az zararlı atıklarla kirletilmiş olur, garanti veriyorum.



* elbette yukarıda sayılan yayın kuruluşlarında her haberi, her yorumu değersiz addedip tamamen yok sayamam. kastım genel yaklaşımlarıdır. diğer yandan herhalde dünyada her ülkede bağımsız gazetecilik/televizyonculuk adına bir dolu yüz akı vardır. ama parmak basmak istediğim nokta bu da olmadığından, ben medya sektörünün sorunlu yönüyle devam ediyorum.
** aman ha kimse, bu gözyaşlarına takiye demenin, 12 eylül anayasasını savunmak sanmasın. konuyu dağıtıp gereksiz tartışmalara yelken açıp da değerli zamanımızı kaybetmeyelim. yin-yang deyip geçiştiririm.





OUTLAW:


oynar başlıklı tayfun’u hatırlıyor musunuz? hani şu “hadi yine iyisin” tayfun canım... ya da izel-çelik-ercan üçlüsünü? “aboneyim abone, biletlerim cebimde”? ben hatırlıyorum. ve eminim ki benimle aynı yaşlardaysanız siz de hatırlıyorsunuz.

ben çocukluktan gençliğe geçerken bu tayfayla türk popu patlama yapıyordu. tabii tarkan’ın “kıl oldum abi”sini de unutmamak lazım. (yaşı tutmayanlar açıp youtube’u “kıl oldum abi”nin videoklibini izlesin, anlasın neler çektiğimizi.)

ben bu insanları, şarkılarını, görüntülerini unutmayacağım. çünkü televizyonda gördüm.

televizyonda bokluklar hep ağırlıktaydı. mavi ay izlediğimiz günlerin anısını “nerede o eski günler” minvalinde dillendirenlerin nostalji rüzgarına kaptırmayın kendinizi... çünkü nostalji bir hastalıktır ve en temel özelliklerinden biri de hafıza kaybıdır. ne size anlatırlar, ne de kendileri hatırlarlar cuma akşamları mavi ay’ı izlediğimiz trt’nin aynı zamanda turgut özal’ın dolma kalemini gözümüzün içine soka soka her şeyin – biz farkına varamıyor olsak da –nasıl iyiye gittiğini ve daha da iyiye gideceğini anlattığı “icraatın içinden”i yayınlayan kanal olduğunu.

ve hürriyet... hürriyet bozulmadı, zaten hep böyleydi. hürriyet “bok”tu, “bok” ve “bok” kalacak. evet, zaman her şeyi değiştirir, ama hürriyet en fazla “kabız”ken “ishal” olmuştur.

her insan yalan söyler. ben de yalan söylerim. nadiren insanları kandırmak işime geldiği, ama çoğunlukla yalanlarıma ilk inanan kendim olduğum için. ama sorun yalan söylemekte değil, belirli bir amaç için sistematik olarak yalan üretmekte. ben yalanlardan kurtulmuş bir dünya için yazarken, anaakım medya yalan fabrikasıdır. ya yüzünüzün içine baka baka yalan söylerler, ya da gerçeğin parçalarını birbirlerinden öyle kopararak (ya da yeniden yapıştırarak) sunarlar ki, neyin ne olduğunu anlamak neredeyse olanaksız hale gelir.

medya “kap-kaç” haberlerini sever, ama insanların mutlu ve onurlu bir yaşam sürme olanaklarının nasıl ellerinden alındığının haber değeri yoktur. medya tecavüz, ensest ya da pedofili haberlerini sever, ama cinselliğimizin nasıl içine edildiğiyle ilgilenmez. ve intihar, çocuğunu kesen ebeveyn, amok koşucusu vs. sansasyoneldir, ama ölümün yaşama yeğlenişinin “nasıl”ı ve “neden”iyle ilgilenmez.

medya bir propaganda makinesidir, bunun belki çoğunlukla kendisi de farkında değildir. ama her şeyin özünde olduğu gibi kalması için insanları “bilinç”lendirir.
gazetede okuduğunuza, televizyonda izlediğinize inanmak gaflettir. gardınızı alın, ama gözlerinizi yummayın, sonra yumruğun nereden geldiğini göremezsiniz.

bugün yılmaz özdil’in yazdığını bir hafta içinde en az yüz tane “vatan kurtaran kahraman”dan, ahmet altan’ın yazdığını bir o kadar solculuğu kendinden menkul liberalden duyacaksınız. iş arkadaşınızdan, komşunuzdan, sevgilinizden duyana kadar beklemeyin, bir hafta fena bir hazırlık süresi sayılmaz.

ben tayfun’u, tarkan’ı, yonca evcimik’i unutmadım; ama bu pink floyd dinlememe, inner terrestrials’ı keşfetmeme engel olmadı. hürriyet’in magazin ya da spor sayfası da schopenhauer ya da marx okumanıza engel olacak kudrette değildir, merak etmeyin.
“temiz” beyin sıfır kilometre araba gibidir, kullanılmamış... dünyanın “boktan” olduğu yerde beyniniz de “bok”la uğraştıkça gelişir. yeter ki siz “bok”un “bok” olduğunun farkına varın.

önünüzde iki seçenek var: ya gözlerinizi yumup dünya gerçek değilmiş gibi yapabilirsiniz ya da elinizden geldiğince dik durmaya çalışırsınız, çünkü boğazınıza kadar boka battığınızın bilincindesinizdir.*



* dario fo: “dimdik yürüyoruz, çünkü boğazımıza kadar bok içindeyiz.”

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...